|
DADA – işte düşünceleri ava götüren bir sözcük; her burjuva küçük bir oyun yazarıdır, değişik (devamı) |
...rene crevel, ölümünü önceden hazırlamıştı. "detours" adlı kitabında crevel şöyle diyordu: "gaz sobasının üstünde bir çaydanlık; pencereler iyice kapalı, gazı açtım; kibrit çakmayı unuttum. kuşku duyucak bir durum yok ve tek sırdaş zaman." crevel on bir yıl sonra yazdığı gibi öldü. dadaistler sanatı intiharla birleştirdiler. deli olarak tanımlandılar. deliydiler zaten; ama deliliklerinden "acı duymayı kendilerine yasakladılar. böylece acılarını şakaya dönüştürdüler."
...
edebiyatta ölüm ve intihar, syf 160
geceleri çok geç saatlerde uyurum..
benim için hayatımın yüzde altmış beşi intihardır ,
sadece yüzde ...otuz beşini yaşarım..
hayatım fazlasıyla ucuz , bu yüzden ömrümün yüzde otuzunu kaplar..
hayatımda kol , ip ve birkaç düğme eksik..
hayatımın yüzde beşiyse kansızlık nöbeti eşliğinde
yarı açık , yarı baygın gözlerimle komaya adandı..
dolayısıyla hayat ucuz ,
ölüm biraz daha kıymetli ve pahalıdır..
ancak hayat da ölüm de cezbedicidir..
DADA bakire bir mikroptur
DADA hayat pahalılığına karşıdır
DADA düşünce sömürüsü için limitet şirket
DADAnın 391 ayrı tavır ve renge her cinsten başkanı vardır
değişir-onaylar-sözü söylediği an karşıtını da söyler-önemsemez-bağırır-balığa çıkar
DADA hızlı ve çıkarcı değişimin bukalemunudur.
DADA geleceğe karşıdır. dada ölüdür. dada saçmadır.çok yaşa dada. dada bir edebiyat okulu değildir, ulur.
howl howl howl howl howl howl howl howl
howl howl howl howl howl howl howl howl
howl howl howl howl howl howl howl howl
howl howl howl howl howl howl howl howl
howl howl howl howl howl howl howl howl
howl howl howl howl howl howl howl howl
howl howl howl howl howl howl howl howl
howl howl howl howl howl howl howl howl
howl howl howl howl howl howl howl howl
howl howl howl howl howl howl howl howl
howl howl howl howl howl howl howl howl
howl howl howl howl howl howl howl howl
howl howl howl howl howl howl howl howl
howl howl howl howl howl howl howl howl
howl howl howl howl howl howl howl howl
howl howl howl howl howl howl howl howl
howl howl howl howl howl howl howl howl
howl howl howl howl howl howl howl howl
howl howl howl howl howl howl howl howl
Aynanın altındaki çeşme bir şişeye açılmaktadır. Aynaya baktığınızda ise kendinizi görürsünüz, akan siz misiniz zaman mı, çünkü sizde değişmektesiniz her saniye her zaman." İşte böyle yaşayan bir eseri üretebilecek akım Dadaizm.
Dada, 1916'da Zürih'de doğmuş olan bir sanat akımıdır. I. Dünya Savaşı'nın katliamlarına ve budalalığına duyulan nefretten doğan bu hareket, şok etkisi yaratan taktiklerle ve alay ederek, teknolojik ilerlemeye körü körüne bağlanmanın yüzeyselliğini, Avrupa toplumunun yozlaşmasını, savaş, toplum, gelenek, din ve sanat gibi tüm yerleşik değerleri protesto etmekteydi. Dada hareketi yaratıcı sanatı canlandırma amacıyla yeni deneysel ifade formları bulmak için çaba göstermiştir. Savaşın bitmesinden sonra 1918'de Dada hareketi Almanya'ya sıçradı ve burada aşırı sağın yükselen militer ve milliyetçi politikalarına bir çeşit karşı duruş halini aldı. Dada hareketinin bir diğer önemli özelliği, sürrealizmin önünü açması ve hatta temellerini atmasıdır. Dada hareketinin içinde yer alan pek çok sanatçı daha sonraları sürrealist hareket içinde etkili olmuştur.
Dadaizmin öncülerinden genç Macar şairi Tristan Tzara (1896-1963) 1917'de DADA dergisini çıkarmaya başladı. Bu dergide dadaizmin öncüleri Ball, Hans Arp, Richard Hulsenbek ve Tzara, ses şiiri, anlamdışılık şiir ve şans şiiri adını verdikleri yeni şiir biçimlerini denemeye başladılar. Kısa zaman sonra Fransa'nın önde gelen şairleri de bu dergide çalışmaya başladılar: Aragon, Eluard, Breton ve diğerleri.
’İnsanın anlamsızlık (Unsinn) üzerine kurduğu mantıksal zincir yerine, mantıksal bağı bulunmayan anlamdışılık (Ohne-Sinn) konmalıdır.’ Dada, sanata karşı doğanın yanındadır. Dada'ya göre doğada anlam yoktu, öyleyse sanatta da anlam olmamalıydı. Ancak Dadaistler her ne kadar sanata karşı olduklarını, geleneği reddettiklerini ve sadece yozlaşmış bir toplumla alay edip aşağıladıklarını ifade etmiş olsalar da ortaya koydukları çalışmalarla, fütürizmin görsel alfabesini zenginleştirmişlerdir. Kural ve dogmalardan kurtulmak sanatçıyı kendi gerçeğine daha çok yaklaştırmıştır. Şans eseri olarak bilinçsizce yapılanın etkinliği anlaşılınca, Dadaistler kendiliğinden (spontane) olanı planlı davranışlarla birleştirmenin yollarını aramışlar; bu sentez sayesinde tipografi geleneksel kısıtlamalardan kurtulmuştur. Dada aynı zamanda, harf biçimlerini Kübizm kavramına uyan fonetik semboller olarak değil, görsel biçimler olarak kullanmıştır.
Dada hareketine ilişkin en önemli tartışmalardan biri Dada'nın gerçekten de sanat karşıtı (anti-art) olup olmadığıdır. Bu tartışmanın sebebi, Dadaist sanatçıların genel olarak Sanat konusunda fazlasıyla eleştirel olmalarıdır. ‘Yüksek ve güzel’ olduğu düşünülen Sanat'ı üreten ve ona tapan toplumla, I. Dünya Savaşı'na sebep olan toplum ne de olsa aynı toplumdur. 1916'da sanat aşığı olmak, Dadaistler için, katışıksız ikiyüzlülük demekti. Dadaistlere göre “Sanat” dolaylı yoldan da olsa suçluydu.
Daha da kötüsü, eğer Alman erkekleri, Fransızları ve Rusları süngüleriyle şişlemeye, sırt çantalarında Goethe'nin kitabıyla gidiyorlarsa, bunu, Sanat insanlığı aptal yerine koyduğu, insanların dünyayı olduğundan daha güzel bir yer olarak görmelerine sebep olduğu için yapıyorlardı. İşte, Dadaistleri en çok kızdıran ve radikal ifade yollarına iten de buydu. Dada, yerleşik sosyal estetiğe acımasızca bu yüzden saldırmıştır. Güzelliğin, simetrinin ve anlamın bozguna uğratılması ve geleneksel malzemelerin reddedilmesi Dada'nın başlıca özellikleriydi. Bütün bunlar Dada için, insanlığı toplu cinayete sürükleme kapasitesi olan bir sosyal ritmin bozulmasıydı .
Dada'nın hemen hemen her şeyi inkar etmesi, yeni ve güçlü iletişim yöntemleri yaratmış; bunlar şiirde yeni biçimlerin kullanılması, görsel iletişimde ise kolaj ve fotomontaj gibi teknikler olmuştur. Bu tekniklerde, resimli dergilerden, eski mektuplardan, basın ilanı ve etiketlerden kesilen fotoğraflar yeni bir düzenlemeyle yapıştırılmış ve birbiriyle ilgisi olmayan bu resim ve işaret parçalarından, yeni anlamlar yaratan bağlantıların kurulduğu, genellikle kışkırtıcı nitelikte düzenlemeler oluşturulmuştur.
Alaycı ve aşağılayıcı tavrıyla toplumsal değerleri kökünden sarsan Dadaizm 1912-1922 yılları arasında resim, edebiyat, tiyatro ve müziği içine alan sanat dallarına olduğu kadar grafik tasarımın da görsel diline devrimci nitelikler getirmiştir. 1922'de üyeler arasındaki sürtüşmelerin artması, yıkıcı etkinliklerin bir sınıra dayanması ve çok sayıda Dadaist'in Sürrealizm'e yönelmesi sonucu, varlığını sürdürecek bir zemin kalmadığı için son bulmuştur. Ancak Dada, yeniliğe ve başkaldırıya esin kaynağı olan, bir özgürleştirme hareketi olarak geçerliliği kalmamış alışkanlıklara karşı savaşması, uzlaşmaz tutumu ve tutkusu ile bugün bile entelektüel ve sanatsal buluşlara örnek olmaktadır.
Dadaizmin öncülerinden biri olan Hans Arp ‘Sosyal Estetik'ten zamanla daha fazla uzaklaştım’ isimli yazısında Dada hareketini çok iyi bir şekilde özetliyor: "Dada, insanın akla uygun aldanışlarını ortadan kaldırmayı ve de doğal ve mantıksız düzene yeniden kavuşmayı amaçlamıştır. Dada, insanın mantıklı anlamsızlıklarını, mantıksız saçmalıklarla değiştirmeyi istemektedir. İşte bu yüzden biz, Dada'nın büyük davulunu bütün nefesimizle üflüyoruz. Dada için felsefeler bırakılmış eski bir diş fırçasından daha az değerlidir. Dada onları büyük dünya liderlerine bırakır. Dada, erdemin resmi sözlüğünün iğrenç entrikalarını kınamaktadır. Dada, saçma olan için vardır, ki bu saçmalık anlamsızlık anlamına gelmez. Dada doğa gibi saçma ve akla aykırıdır. Dada doğadan yana ve Sanat'ın karşısındadır". Dada hareketi kesinlikle doğduğu zamanın özel koşuları göz önüne alınarak incelenmelidir. Sözü geçen zamanlar, büyük bir karışıklığın olduğu zamanlardır.
1920'li yıllarda çeşitli sanat akımları içerisinde kendini iyiden iyiye hissettirmeye başladı. Birinci dünya savaşı ile birlikte başlayan bunalım, umutsuzluk ve çaresizlik ortamı, özellikle Avrupa’da, toplumun hemen her kesiminde kültürel ve geleneksel değerleri altüst etti. Bu yılgınlık ortamı, modern sanat akımlarının getirdiği yeniliklerle birlikte, sanatta yeni bir karşı duruşun ortaya çıkmasını sağladı. Tüm gelişimiyle örtüşmemekle birlikte, on dokuzuncu yüzyılın ‘modernizm’ düşüncesinin bir parçası veya uzantısı olarak kabul etmemiz gereken Dadaizm, fütürizm, gerçeküstücülük gibi sanat akımları, bu dönemde altın çağını yaşadı. Tzara'nın 1921'de sahnelediği ‘Gazdan Yürek’ adlı yapıtı, her şeyi alaya alan, kontrolsüz mantık akışı ile yazılmış, tamamen görselliğe dayanan bir oyundu: Kartondan giysilerle yapılmış boyun, göz, ağız, kulak ve kas, sırayla sahneye gelip, üç perde boyunca hiçbir anlamı olmayan şarkılar söylüyorlardı. Örneğin göz, tekdüze bir sesle ‘heykeller, mücevherler, kızartmalar’ sözlerini üst üste yineliyor, ardından ‘sigara, sivilce, burun’ nakaratına giriyordu. Tam anlamıyla bilinçaltı akımı tekniğiyle yazılmış ve sahnelenmiş bu oyunların drama tekniğiyle (üç birlik kuralı) veya mantıksal bir oyun kurgusu ile uzaktan yakından ilgisi yoktu. Her şey, görüntüde dile geliyordu. Böylece ‘Modernizm’ in en önemli nimetleri arasında görülen akılcılık, aydınlanma, düşünsellik gibi kavramlar, öncü akımlar tarafından sorgulanıyor ve reddediliyordu.
Gelenekleşmiş sanat yasalarından ve pozitivist önermelerden bağımsız olarak, mantık dışı ve saçma olanı öne çıkaran, natüralist ve gerçekçi sanat kuramlarının öz, biçim ve dil anlayışlarını hiçe sayan ‘Dada’ akımı, bu yönleriyle bir yandan fütürizm akımı ile yakınlık gösterirken, öte yandan ‘Gerçeküstücülük’ e zemin hazırlamış oluyordu. Sürrealizmin ortaya çıkması için sosyal bir background koşulu yoktur. Oysa dadaizm, sosyal koşullar olmadan varolamaz. Sürrealizm, sanatın her dalına (müzik ve az da olsa mimari dışında) yayılmıştır. Oysa dadaizm, sadece ‘topluma’ yayılmıştır. Çünkü bazen de eylem şeklindedir. Sergiden sonra, sergilenmiş bütün eserlerin topluca imha edilmesi gibi. Amaç; mantıksal düzene alternatif yaratmak ve mantık dışı bir düzen oluşturmak yoluyla yeni bir gerçekliğe ulaşmak.
Dadaizm öldü, yaşasın dadaizm!
Adil Bilhan Altay
"'izm' eki dadanın kendi iç mantığına terstir.dada hareketindekiler herşeyden önce akımlara sanatın bu yolla metalaşmasına ,avangarda karşıdırlar.dadayı 'izm' ekiyle almak onuda akımlaştırmaktır."
dada.yalnızca dada.
Başlangıcta Dada, izm'lerin bolca olduğu felsefelere, sanatın etkin niteliğine ve her türlü yapısalcılığa, kendi duruşunun izm'siz olurluğuna sadece ve sadece savaşın yıkıcı mantığına dikkat çekmek için kendini de izm'lemiştir...Şu unutulmamalıdır ki! Dada savaşan bir dünyaya karşı duruş olarak ortaya çıkmıştır...izm eki; şu anlamdadır şavaşmayan bir dünya Dada'izm dir...
Bırak! deyince bağırdım. Sesi koyu bir karşılık olarak geri döndü sesime. Başkan koltuğunda ağdalar kalmış, ispitsiz raporlar pürüzsüz bir şarkı oluşturmuştu arzularında. Sesi devam ediyor.. Memleket neye hamile ? / / sustum.
tik tak tik tak tik tak...
başladı gene beyin içgeçirmelerim,
susuz içmek en güzeli damarlarımdaki kanı çekip çekip her gece...
gerdek gecesine kadar sabredemedi bileklerim kanamaya,
içimdeki yaramaz çocuk sokup benliğime elini,yuwarladı çukurlarıma elini...
anadan üryan bıraktı,foyalarımı ortaya çıkardı...
paranoya bataklıklarına kah dalıp kah çıkıyorum,
sıkıldım kendimle konuşmaktan,
körüklüyor yalnızlığımı.
şizofrenime ramak kaldı...
gece...yine gece...yinelemeli gece...
sanki biri repeat tuşuna basıyor her güneşin karanlığı bitirişinde....
ve ben gene gece buluyorum kendimi,üstümü örtün,üşüyorum...
ağız dolusu küfrediyorum bu kısır döngüye,bu atlı karınca müdavimine...
dönüp duruyor ama gene aynı yerdeyim ben...
ellerimi öpüyor birşey sanki,gözlerimle sevişiyorum kasıklarda...
ıslak,lohusa kokulu...
ahenkle dansediyor kirpiklerim göğüslerde...
sapkınlıkla engizisyonda yargılıyorum kendimi,yakmaya karar verip ateşi alıyorum elime...
beynimi mi,penisimi mi yakayım derken bi sktrçekip sigaramı yakıyorum...
yine,yeniden...yine o dev,sırıtan hamamböceği yapışıyor aynama...
elyordamıyla birşey alıp fırlatıyorum aynaya,hamamböceği kaçıyor...
yüzüm parçalanıyor,gözkapaklarım kanıyor...
saat tiktaklarına eşlik edercesine bir karga sürüsü geçiyor uygun adım önümden şimdi...
selam veriyor her biri tam önüme geldiklerinde asker gibi...
kovalasam ne fayda,gene gelecekler,gene geçecekler,gene selam verecekler...
ve ben gene bir sigara daha yakacağım...
işte gene saat 03:42...şimdi gelir sonuncusu da...
pencereleri kapıları kilitlemek ne çare,kapı altları da keza gazete kaplı...
geldi işte,oturdu gene karşıma...
sormadan bi bardak aldı,doldurdu kendine...
nezaketsiz züppe...
nasılmışım?
ne nasıl lan,ne nasıl?
iliğimi kemiğimi kuruttu,hortumundan hala kanım damlıyor...
ince bacaklarını da atmış üstüste,keyif çatıyor...
tırnaklarımı yiyorum,sonra kusuyorum...
bu yanlarındaki etler nefis...
nesin lan sen diyorum,nesin?
niye her gece gelip dayıyorsun hortumunu şah damarıma?oluk oluk içip kanımı,keyif çatıyorsun karşımda...
-"hayatım" ben diyor,yaşanmışlıkların...
düşüncelerin,olur dediklerin,cam kesiklerin,sigara yanıkların,mastürbasyonların...
mastürbasyon kelimesindeki zarifliğe takılıyorum,sonrasını dinlemiyorum bile...
bir bardak daha dolduruyorum kendime,o da dolduruyor,hortumunu dayayıp tek de götürüyor...
kanatlarını koparsam gelemez belki bi daha...
yelteniyorum,bileğimden kavrıyor,yere seriyor beni...
kafam zonkluyor,sanki örümcekler sevişiyor içinde...
elimde sönüyor sigaram gene,yine,yeniden,yinelemeli...
bardağı atıp şişeden dikiyorum bu sefer,sıkıca kavrıyorum,içmesin o...
pis pis sırıtıyor bana...
ben içtikçe o gülüyor,ben dişlerimi kenetliyorum,o gene gülüyor ağız dolusu...
her gece bıkmadın mı artık yeter diyorum,antenleriyle oynayıp,sen varoldukça ben geleceğim diyor,sen içtikçe ben sana güleceğim diyor...
avcuma basıyorum sigaramı,ellerim izmarit yanığı,kanla kaplı...
gözlerimi kapatamıyorum,gözkapaklarım traşlı...
sehpadaki fotoğraflara uzatıyor tutmaçlarını...
ulan gene kim çıkardı bunları gene?
aynı hikaye...
her fotoğraftaki gülüş için bir gece,her gece için 2 hortum dolusu kan,her kan damlası için bir yaşanmışlık sunacağım sana diyor...
görüşürüz diyerek afilli ve abartılı bir şekilde selamlıyor beni...
ben tıslıyorum...
güneşin doğması lazım,biraz sonra da sızmam...
o gidiyor,bir dahaki geceye kadar...
ben de fotoğrafları yakıyorum yine,gene,yeniden,yinelemeli...
Ailenin yadsınmasını doğuran nefretin tüm ürünü dadadır... Yerle bir edici eylemin, var güçle yumruklarda anlatılışı: dada... incelik ya da uysal bir uzlaşmanın utangaç duygusuyla, günümüze değin yadsınmış tüm yolların tanınması: dada... doğuştan zavallıların dansı olan mantığın yok edilişi: dada... Tüm hiyerarşiler ve uşaklarımızca bir değer olarak ortaya atılan her türlü toplumsal eşitliğin yok edilişi: DADA...
Eşyanın her biri ve tümü, duygular ve karanlıklar, görünüşler ve koşut çizgilerin belirgin çarpışması kavga için birer yoldurlar: DADA... Belleğin yok edilişi: DADA... Kazıbilimin yok edilişi: DADA... Saflığın doğrudan ürünü olan her Tanrı'da tartışılmaz salt inanç: DADA...
Öbür küreye, uyum gözetmeksizin, zarif atlayış; haykırışçasına çınlayan disk gibi fırlatılmış sözün izlediği yol; ciddi, tasalı, utangaç, ateşli, güçlü, kararlı ya da tutkulu olsun, ona bağlı çılgınlıkları içinde tüm kişiliklere saygı; kilisesini, gereksiz, ağır tüm süspüsünden arındırmak, sevimsiz ya da sevdalı düşünceyi parıltılı bir çağlayan gibi tükürmek ya da onu göklere çıkarmak —olması ile olmaması bir büyük bir doyum duygusuyla— ve çalılıklardakine denk yoğunlukla, meleklerin vücutlarının ve ruhunun soylu ve altın kanı için, saf temiz böcekler.
Özgürlük: DADA DADA DADA, kasılmış acıların uluması, çelişkilerin, aykırılıkların, kabalık ve tuhaflıkların, bağdaşmazlıkların sarmaşması: YAŞAM.
Toprak tohumu masumluğundan elime geçmiş küçük sandıkların tozlarından dünyalar yaptım kendime. Ben ve kendim oynuyoruz bir başımıza. Başımızda da kimselerin bulutsuzluğu. Açık rüyaların kapalı sözlerinden ağlayanlara..
ne zaman geldiğimi bilmeden gitmeyi düşünmek..düşünmek bazen giderim diye ama gidememek...
Dada bir sanat akımıdır. Sanat bir yaşam tarzıdır. Yaşam demek özgürlüktür. Özgürlük ise ancak önyargının cesedinden doğar!
Bu önyargının ve tabu-tik (bir dada kavramı) yaşam tarzının yıkılması ve özgürlüğün sanat soluklarında yetişen hayat ağaçlarında bitmesi için, dada aktif olmalıdır!
Dada aktif!
Gruba sevgilerimle...
ib
Türkiye sınırları içindeki burjuvazinin sanatla olan imtihanından "0" alarak kalmış olması size ne anlam ifade ediyor bilmiyorum ama bu hiç te iyiye işaret değil!
1900lü yılların başında insanlar fransada ve almanyada sanat eğitimi alıp ülkesine dönerken şimdi bu ülkede sanat eğitimi alanlar yurtdışına kaçıyor. doğal olarak halka da fantezi müzik yapanlar sanatçı olarak gözüküyor. istanbul, ankara, izmir dışında neredeyse hiçbiryere sanat ulaşmıyor, ulaştığı zaman da zaten halk ulaşan şeyin sanat olduğunu kavrayamıyor!
belki bize sanat dedikleri bi çok şey sanat değildir. bu da bi ihtimal tabi...
GERÇEKLER VE GERÇEK OLMAYANLAR
Günümüz Türkiye’sinde resmi devlet ideolojisi içinde herhangi bir tehdit oluşturmayan ve tehdit oluşturabilecek güce sahip olabilecek bir konumda da bulunmayan resmi sosyalist partiler bulunmaktadır. Bu partilerin ekonomik programları sözde ekonomi politiğin Marksist eleştirisine göre hazırlanmıştır. Bu partiler, topluma ve dünyaya bakış perspektiflerini bilimsel sosyalizme uygun ilkeler doğrultusunda hazırladıklarını iddia etmektedirler. Birçok dini ve dogmatik görüşlere karşı diyalektik materyalizmin en temel ilkeleriyle cevap verdiklerini zannetmekte kitleleri bu tarz yargılarla etkileyebileceklerini ve resmi ideoloji içerisinde eritilmiş olmalarına rağmen devrime giden yolda başarılı olabileceklerini, devrim yapabileceklerini iddia etmektedirler. Ancak iddia ettikleri gibi olmayan bu partiler tarihsel niteliğini bütünüyle yitirmiş ideologların özünde boş bir takım entelektüel çabalarının dışında hiçbir etkiyi oluşturamayacak ve kendilerini ve onlara inanan bir avuç ateşli genci kandırmaktan öteye hiçbir şey yapamayacaklardır.
Ülkemizde devletten ve sosyalizme inanan halkın bir bölümünden düzenli olarak gelir elde eden bu partilerin kütüphaneleri sosyalizme destekten çok köstek olmuş birçok yayın organıyla dolup taşmış, bir bilgi çöplüğüne dönmüş ve bu noktada inançlı ve ateşli kitlelerin kafalarını gereksiz yere meşgul etmiştir. Böyle bir durum memleketimizde kapitalizme alternatif üretememe gibi bir durumu tetikleyeme başlamıştır. Sosyalizmin adını bile duymayan milyonlar göz önüne alındığında bu bir avuç blanquist’ in yaptığı ölmekte olan bir insanın kan kaybetme hızını artırmaktan öteye geçememektedir.
Memleketimizde son elli yılda yüzlerce teorisyen türemiş ve literatüre yeni bir kelime kazandırılmıştır. Bu kelime solcu ukalalığı’ dır. Kamuoyundaki etkisi düşünüldüğünde böyle bir durum bütün çabaları doğrudan ve olumsuz yönde etkileyecektir ve etkilemektedir. Karl Marks ‘ tan birkaç alıntı yapmak ya da Lenin’den birkaç şey ezberlemekle toplumdan kendini üstün görmek, doğanın en temel ilkelerinden habersiz bir şekilde toplumu bulunduğu kültürel durumdan daha üst bir duruma taşıyabileceğini zannetmek, saflıktan ve temelde boş entelektüel bir çabadan ibaret olmaktır. Bu noktada Marks’tan ya da Lenin’den alıntılar yapmak ya da bu üstatları okumanın yanlışlığından söz etmiyorum. Bu kişiler dünya ekonomik ve politik tarihinin en üst düzey insanları arasındadır. Ve sosyalizmin en temel ruhunun yaratıcılarıdır. Bu insanların topluma bıraktıklarını okumak eleştirilecek bir durum değil, aksine okumamak eleştirilecek bir durumdur.
Evrimin milyonlarca yıllık süreci içerisinde son yüz bin yıldır var olan homo sapiensler yani düşünebilen insan, bu yüz bin yıl içerisinde diğer bütün canlılardan farklı olarak sahip olduğu yegâne şeylerden birisi olan üst düzey sinir sistemi sayesinde evrimin bütün biyolojik kalıntılarından kendini arındırmanın ve evrimi hızlandırmanın bir yolunu bilinçsiz bir şekilde de olsa başarma noktasına gelmiştir. Bu şüphesiz yazının icadından sonra ortaya çıkan kültürel gelişim sayesinde hız kazanmıştır. İşte tam bu noktada ortaya çıkan ve dünyadaki milyarlarca insanı halen etkileyen ilahi dinler, evrimin birçok biyolojik kalıntısını bastırarak yok etme yoluna gitmiştir. İlahi dinler henüz kültürel olarak çok alt düzeydeki toplumları düzenlemek için ortaya çıkmış olsalar da zamanla etkileri siyasal amaçlar içinde kullanılmaya başlanmıştır ve örneğin orta çağ Avrupa ülkelerinde inanılmaz boyutlara ulaşmıştır. Matbaanın bulunmasından sonra özgür düşüncenin yaygınlaşması ve bunun neticesi olan reform hareketleriyle Avrupa dinlerinin siyasal gücü azaltılmışsa da hala önemli boyutlarda güce sahiptirler. Reform hareketlerini yerine getiren Avrupa da bile dinler böylesine etkiye sahipken bu tartışmaları hiç yapmamış Türkiye gibi ülkelerde sosyalizm için ateizm propagandası yapmak acaba ne kadar akıllıcadır? Evet, Sovyet devrimi ya da ispanya iç savaşı gibi durumlarda ateizm propagandası yapılmıştır. Çünkü tarihsel materyalizm bunun olanaklı kılınabileceği bir durumda bulunmaktadır. Ancak günümüz Anadolu’ sunda böyle bir durum söz konusu değildir. Bu noktada ülkemizde etkisi yaklaşık bin yıldır hissedilen ve birçok tarihsel olaya doğrudan etkisi bulunmuş olan İslamiyet dini henüz reform hareketlerini yerine getirememiştir.
Dünya nüfusunun hiç olmadığı kadar çok olduğu bir dönemde dünyayı istediği gibi yönetmekte pek de zorlanmayan Amerikan emperyalizmi ve bu emperyalist hareketle işbirliği içerisinde olan yerli işbirlikçiler müthiş bir Pazar paylaşımı içerisindedirler. Bu Pazar paylaşımı içerisinde birçok yeni kavramla kitleler uyuşturulmakta ve bazı aydınların güvendiği en temel kurtuluş kavramlarının içi boşaltılmaktadır. Bunlar tüm sömürülmekte ve Pazar haline getirilmekte olan dünya ülkelerinde yapıldığı gibi ülkemizde de yapılmaktadır. Özel üniversitelerin kavram üretmesi için uydurulmuş kürsülerinden yeni kavramlar üretilip bu kavramlar bazı dönemlerde ayları aşan sürelerce gündemleri meşgul etmekte ve aydın sanılan insanların kafaları uyuşturulmaktadır. Örneğin Şerif Mardin’in mahalle baskısı böyle bir durumdur. Böylesine derinden ve can yakıcı ilerleyen emperyalist hareket engellenemez bir boyutta büyümektedir. Bu emperyalist hareketin çağımızdaki en önemli silahı zihinleri ve bedenleri uyuşturabilme gücüdür. Bu gücünü ise kavram karmaşasından ve karşısında durabilecek gerçek devrimci bir gücün olmayışından almaktadır.
İslam dininin tarih boyunca bir reform sürecinden geçmemiş olması, günümüzde, egemen düzenin egemenlerinin, kafa karıştırmak ve kendi meşruiyetlerini ilan etmek için sipariş sonucu üretilmiş teorilerine zemin hazırlamaktadır. Medeniyetler çatışması, doğu batı savaşı gibi fikirler bu duruma en güzel örneklerdir. Ancak bu teoriler en doğal tarihsel olgularla çokta bağlantılı olmadığı için uzun süreli başarılara ulaşamamakta ve yeni kavramlara yeni düşüncelere sistem bizzat ihtiyaç duymaktadır. Mevcut düzen kendisine karşı olan saldırıları meşru olabilmek için kullanmakta ve bütün dünyayı büyük bir savaş alanına çevirebilmektedir. Böyle bir durumda sistemin koruyucuları ve sahiplerine karşı bütün anti militarist söylemler desteklenirken, sisteme karşı olan ve gerçek barış için yapılan bütün militarist düşünceler engellenmek istenmektedir. Bu durum sistem tarafından piyasaya sürülmüş örgütler, dernekler ve fikirler tarafından sahnelenmektedir. Örneğin green peace (yeşil barış) gibi örgütler oyunu sahneleyen melek yüzlü sahtekârlardır. Bahsi geçen küresel çapta örgütlenmiş bu örgütün, ekonomik finansmanlarından birinin ırak savaşı finansmanı olan shell in olması gerçekleri gözler önüne sermektedir. Böylesine bir fikirsel saldırı karşısında sosyalist hareketin yapması gereken birkaç iş vardır.
1) Kavram keşmekeşi içerisinde bulunan devrimci gençlik, bu karmaşadan kurtulmuş öncüler etrafında toplanmalı ve duruma göre saf alabilecek bir özgün yapı oluşturulmalıdır. Ancak bu özgün yapı şu ana kadar oluşturulmuş silahlı ya da silahsız bütün yapılardan farklı bir şekilde yapılmalıdır. Birçok yapının özgün fikirleri bir araya getirilebilir ya da tek başına yepyeni bir örgütlenme biçimi etrafında birleşilebilir. Ancak her şeyden önemlisi birkaç partinin ya da derneğin esiri olmuş sosyalist ve gençlik heyecanı içerisinde hareket eden geleceğimizin umudu bu esaretten kurtarılmalıdır. Bu da ancak süreçleri çok iyi sentezleyebilen, toplumsal devrime çok iyi konsantre olabilmiş, bütün önemsiz detayları göz ardı edebilmiş ve amaca yönelmiş bir avuç öncü sayesinde başarılabilir. Bu öncü hareketi devrimi de başlatacak öncü hareketidir. Gerçek bir devrim için süreç başlatıldıktan sonra geri dönüş ya da yoldan sapış yoktur. Yolun sonlandırılmasından başka bir alternatif mevcut değildir. İşte böyle bir durumu becerebilecek pratiğe sahip kişiler devrimin başlatılma olgusu olan esaret altındaki gençliği kurtarabilecek potansiyele sahip öncülerden başkası olamaz.
2) Küresel anlamda bir sosyalizmin başlangıcı için umut vaad eden bu topraklarda devrimin başlayabilmesi için öncelikle sürekli vaziyette sosyalizm aleyhine propaganda yapan kurumlar, tarikatlar, finans merkezleri ve bütün diğer emperyalist paylaşımcıların tüm ideolojik yapıları gözden geçirilmeli ve devrime karşı yapılan bütün propagandaların önü kesilmelidir. Böyle bir işi yapmak şüphesiz, kolay bir şey değildir. Öncelikle devrimcileri engellemeye çalışan bu yapılar ideolojik olarak halkın anlayabileceği dille çökertilmeli ve geniş kitlelere bu durumlar duyurulabilmelidir. Şu anki devrimci geçinen mevcut yapıların hiç biri böylesine bir durumu yapabilecek güce ya da anlayışa sahip değildir. İşte o yüzden ortaya koyacağımız özgün yapıya Türkiye ve dünya sosyalizminin ihtiyacı vardır.
3) Devrim öncesinde ve devrim sırasında bütün bir psikolojik savaşı sürdürebilmek ve küresel emperyalist gücü kırabilmek için kitle iletişim araçlarının kontrolüne ihtiyaç duyulmaktadır. Böyle bir ihtiyacı karşılayabilecek yapılar oluşturulmalı ve bu önemli toplumsal güce erişilmelidir.
Şüphesiz ki bir sürü tespit yapıp, bütün bunlar olmalıdır demekle devrim yolunda ramak adım atılmış sayılmaz. Eğer bu yöntemle başarıya ulaşılsaydı son elli yıldaki hiçbir pratik eylemde bulunulmayan teoriler başarıya götürebilirdi dönem gençliğini. Gereken birikim biriktikten sonra adım atılmalıdır.
Selam olsun 21. yüzyıl öncülerine!
Taner Eroğlu
Yazar HAKAN GÜNDAY
Piçlerin çocukları olmaz.
Piçler, aşık oldukları kadınların kendilerini kurtaracaklarını düşünür. Oysa hiçbir kadın dünyaya bir piçi kurtarmak için gelmemiştir.
Piçlere sır verilebilir. Ölümleriyle son bulan sırdaşlıkları vardır.
Piçlerin cinsel hayatı düzensizdir.
Piçlerin bedenleri ve akılları, diğer insanlarınkilerin aksine nasırlaşmaz. Onların nasırlaşan tek yerleri ruhlarıdır.
Piçler sadece kendi aşklarına saygı duyarlar. En yakın dostlarının kadınlarına dil ve el uzatabilirler. Bu durumda piç tabii ki suçlu, ancak piçlik meşrudur.
Piçler düzensiz hayatlarında düzenli olarak içki içerler. Belli sayıdaki kadehten sonra sarhoş olup sızarlar. Sızdıkları yerin adı huzurdur.
Piçlerin babalarıyla olan ilişkileri mezar taşı kadar soğuk, yeni dökülmüş kan kadar sıcaktır.
Piçler insan öldüremedikleri, ağır suçlar işleyemedikleri, korkak ve hain oldukları için yaşadıkları yerleri zorunlu kalmadıkça terk edemezler.
Piçin davranış ve tercihlerini sadece bir başka piç kabul edilebilir olarak değerlendirir ve "Neden?" diye sormaz. "Neden" sorusu piçliği yok eder.
''Piçler açtı. Piçler kirliydi. Ter, toz ve çamur kokuyorlardı. Üşüyorlardı. Ama gülüyorlardı.'' Hakan Günday, ilk romanı “Kinyas ve Kayra”da(2000), iki Türk gencinin Afrika’da başlayıp Amerika sıçrayan, oradan Türkiye’ye uzanan, doğrusunu söylemek gerekirse pek de akıl almayan suçla, uyuçturucu ve cinsellikle yüklü serüvenlerini -yaklaşık altıyüz sayfada- zaman zaman şiddet sahnelerine yer veren sert bir dille anlatırken Türkçe yazılan romanlarda az rastlanır bir türe yöneldiğini göstermişti. İkinci romanı “Zargana”(2002) hacim bakımından daha mütevaziydi ilkinden, ancak iç kaldıran ayrıntılarla anlatılan şiddet biraz daha yoğunlaşmıştı. Berlin’de başlayıp Berlin’de sonlanan hikayesinde, Hakan Günday okuyucusunu bu kentin yırtıcı gecelerinde dolaştırıyor, arka mahallelerdeki acımasız hayat mücadelesini sergiliyordu. Kinyas, Kayra ve Zargana bu hayat mücadelesinin içinde değillerdi aslında; onlar nerede ve nasıl yittiği belirsiz çocukluklarının ardına düşmüş, hayatı oyuna çevirmişlerdi.
“Piç”ler
Günday’ın yeni romanı “Piç”in meselesi yine meselesiz gençler üzerine kurulmuş; Barbaros, Afgan, Hakan ve Cenk adlı dört gencin toplumun koyduğu normlardan, zorunluluklardan, ahlak ve değer yargılarından sıyrılıp gönüllerinin dilediği gibi sürdürdükleri hayatlarından kesitler veriyor yazar. Hepsi de hali vakti yerinde ailelerden geliyorlar; iyi okullara gönderilmişler, sevilmişler, şımartılmışlar, maddi sıkıntı nedir hiç bilmemişler. Bilmedikleri bir başka şey sorumluluk duygusu… Öyle ki, Cenk, ailesi tarafından daha iyi bir eğitim alması için yollandığı Cenevre’deki vaktini, harçlığını, okul taksitlerini kumar masalarında harcayıvermiş. Hakan’ın son okuduğu kitap on üç yaşındayken babası tarafından hediye edilmiş. Hakan, şimdilerde okumaktan çoktan vazgeçmiş, roman okuduğunu söylemeyi ve bu hayali romanları kafasından uydurduğu hikayelerle anlatmayı tercih eden bir genç. Afgan’a göre annesinin verdiği harçlıklar oğlunun kendisiyle yaşamaması için ödenen bir bedel… Barbaros ise kendisini görmek istediği mevkileri düşlemekle yetiniyor.
Roman, bu dört tuhaf insanın barındıkları son evi de terk etmek zorunda kaldıkları bir anda başlıyor. Ailelerinin hediye ettiği arabalar da dahil olmak üzere sahip oldukları eşyaları satarak geçindiklerinden nakliye dertleri falan yok, ama torbalarına tıktıkları birkaç parça giysi ile gidecekleri bir yerleri de yok. Karşılarına çıkan tanıdık tanımadık herkese yamanmaya çalışacaklardır onlar. Ne var ki kimsenin uzun süre tahammül edebileceği türden bir hayat değil kahramanlarımızın sürdürdükleri; “heyecan duymuyor, hayret etmiyor, bu hayattan kurtulmak için çaba göstermek bir yana, tersine ellerinden geldiğince daha da kötü yaşamaya uğraşıyorlar”. Çünkü onlar, yazarın deyimiyle, birer piç; babaları belli olmadığı için değil, babalarının yaşam şartlarını reddettikleri, babalarına ihanet ettikleri için.
Kısa bir zaman dilimine sığdırılan hikayenin her sayfasında biraz daha güçleşiyor fiziksel varlıklarını, sağlıklarını, yaşarlıklarını korumaları. Satılacak bir şeyleri, borç verecek yakınları, başlarını sokacak bir yerleri kalmadığı anda akıl edeceklerdir çalışmayı. Çünkü “piçler iradelerini sadece hayatta kalmak için harcarlar. Dünya üzerinde bir gün daha geçirmek için. Çünkü onları en çok zorlayan konu hayattır. Bütün iradelerini yataklarından kalkmak, akıllarından geçen delice düşünceleri gerçekleştirmemek, içinde yaşadıkları toplumun yargı ve ceza düzenekleri tarafından fark edilmemek için harcarlar”.
Gerçeklik duyguları kadar bir zamanlar mükemmel olduğu anlaşılan fiziksel yapıları da zayıfladığı bir anda dörtlünün birlikteliği çözülecek, ne yazık ki hayat sadece birisinin kurtulmasına izin verecektir.
“Hiç”lik
“Zargana”da "mutlu bir çocukluk geçiriyordu ama mutsuzdu" tarzında bir ifade kullanmıştı Günday. Önceki romanlarında karşılaştığımız Kinyas, Kayra, Zargana, Koma ya da Zo gibi “Piç” ile tanıştığımız Barbaros, Afgan, Hakan ve Cenk’in çocukluklarını da özetliyor bu cümle. Üst orta sınıflardan gelen bu “modern” aile çocuklarının hepsi de benzer bir kırılma yaşamış, ailelerinden uzaklaşmış, babalarından nefret eder hale gelmişler.
Toplumla, insanlarla uyumsuz, hatta kimi zaman kendisini insan gibi hissetmeyen, çevresine karşı kayıtsız, siyasete daha doğrusu dünyada neler olup bittiğine ilgisiz, bir zamanlar her nasılsa edindiği bilgi ve becerileriyle bütün dünyayı kavrayabildiğini sanacak kadar cahil, ama her daim “cool” olmayı beceren Günday kahramanları doğal olarak dünyayı inkar etme eğilimindeler. İnkarlarının ardında felsefi, siyasi ya da ideolojik bir sorgulama, bir duruş eksikliği o kadar yakıcı ki, sonuçta varacakları yer koca bir “hiç”lik oluyor elbette.
Kinyas’ın, Kayra’nın, Zargana’nın ve yeni romanındaki “piç”lerin ortak noktası duygusal ve düşünsel bir iflasa sürüklenmeleri. Öyle bir iflas ki, görünürdeki bencilliklerine rağmen kendileri bile kendi hayatlarının öznesi olmaktan çıkıyor, zaman ve mekan duygularını yitiriyor, varılacak bir son vaad etmeyen kaçışları sonsuz bir boşluğa düşürüyor onları. Bu noktada Hakan Günday’ın romanlarında içinde yaşadığımız toplumsal yapıya yönelen bir eleştirinin varlığından, modern insanın “hiç”leşme sorunsalının ele alınışından söz edebiliriz. Ancak onların geçmişlerini hiç deşmiyor Günday, cennetin cehenneme dönüştüğü kopuş anlarını sorgulamıyor. Bu nedenle kahramanlarının kişiliklerini netleştiremiyoruz zihnimizde. Üstelik sınıfsal aidiyetleri ve sosyal çevreleri gereği pek çok okuyucunun hiç tanık olmadığı türden bir hayat içinde izliyoruz onları. Sonuçta sadece izliyoruz; yakınlık hissetmiyoruz, empati yapamıyoruz, romanın iç gerçekliğinden dış dünyaya bir göndermede bulunamıyoruz. Yazar okuyucuyu sert dili ve hikâyeye serpiştirdiği şiddet sahneleri ile etkilemeyi, irkiltmeyi hedeflliyor ve zaman zaman da başarıyor bunu. Kişi ve olayların inandırıcılığını sağlayamadığı bölümlerde ise şiddet sadece biçimsel bir tercihe dönüşüyor, hikaye hedeflediği duyguları yaratamıyor. Ama yine de iyi bir anlatıcı Günday; hikayesini aksamayan bir dille akıtıyor, tempoyu düşürmüyor, sıkmıyor okuyucusunu. Alışılmışın dışında kalan hikayeleri ve kahramanları ile romanımıza –ilerisi için çok şeyler vaat eden- yeni bir soluk getiriyor.
Hakan Günday romanları, yazar ve okuyucuların son yıllarda ilgisini çeken “underground”/”yeraltı” edebiyatının sınırlarında dolaşıyor. Türkiye’ye özgü bir yer altı anlayışı bu. Çünkü ne Günday’ın ne diğer yazarların kahramanları gerçekten yeraltına inebiliyorlar. Tersine, hayatın parlak yüzeyine her an çıkabilecek maddi ve manevi birikimleri var bu gençlerin. Takıldıkları karanlık sokakları, batakhaneleri, barındıkları izbeleri istedikleri an terk edebileceklerini biliyorlar. Yazarlar, o dünyanın gerçek “sakinleri”nin rolünü çalan üst sınıflara mensup “beyazlar”a dair hikayeler anlatırlarken, “underground”, romanı eğlenceli kılan bir mekandan ileri gitmiyor. Doğrusunu isterseniz, yazımından yayımına, dağıtımından tanıtımına kadar üretimin ve tüketim süreçlerinin her anında sistemle iç içe geçmiş metinlerin “underground”lık halinin bir “şıklık”tan öteye gitmediğini düşünüyorum.
A. Ömer Türkeş
Bu çağın zor ve acımasız şartlarından kendi şartlarını yaratan dört genç... Onların farklı, heyecanlı, düzensiz dünyası. Düzenin dışında, karşısında kurmuşlar hayatlarını. Onlar, yazarın deyimiyle, birer piç.
İnsanlar "soy kütüğü" ile övünmeyi "marifet" sayarlarsa,böylesi yazıları yazmak,bir "sosyal görev" olur...Yazarının da "soy kütüğü" saplantısı varsa,yazarken bir iş yaptığını sanır.
Oysa..."Çocuk kimin yatağında doğmuşsa ona aittir.Artık,babasından gayrısına soy iddiasında bulunan soysuzdur." (Veda Hutbesi) haberini duysaydı ve buna inansaydı..Bir de "Tekasür Suresi"ni okumayı akıl edebilseydi...
Dünyayı ve insanları p.çleştirmeye de kalkmazdı.
Herkeslere selamlar.
kültürel devrim üzerine tezler
1
Estetiğin geleneksel amacı, kişinin mahrumiyet ve yoklukta hayatın belli geçmiş öğelerini, sanatın aracılığıyla, zamanın egemenliğinde değer kaybeden görünüm olduğu için görünümlerin karmaşıklığından kurtaracağını hissettirmektir. Estetik başarının derecesi süreklilikten ayrılamaz olan ve hatta sonsuzluk üzerinde hak iddia etme eğiliminde olan bir güzellikle ölçülür. Sitüasyonist amaç, tereddütsüzce düzenlenen geçici anların değişimleri yoluyla hayatın tutkulu bolluğu içine derhal bir katılımdır. Bu anların başarısı sadece geçici etkileri olabilir. Sitüasyonistler kültürel etkinliği bütünlüğün bakış açısından, boş zamanın genişlemesi ve iş bölümünün ortadan kalkmasıyla sürekli bir şekilde geliştirilebilecek (sanatsal iş bölümüyle başlayarak) günlük yaşamı inşa etmek için deneysel bir metot olarak göz önüne alırlar.
2
Sanat, duyumlar üzerine bir bildiri olmayı bırakabilir ve daha yüksek duyumların doğrudan bir düzenlemesi olabilir. Bu, kendimizi üretme meselesidir, bizi esir eden şeyleri değil.
3
Mascolo, çalışma gününün proletaryanın diktatörlük rejimi tarafından azaltılmasının “devrimsel gerçekliğini bırakmasının en kesin güvencesidir” derken haklıdır (“Le Communisme”). Gerçekten de “insan bir metaysa, ona bir şeymiş gibi davranılıyorsa, insanların kendi aralarındaki genel ilişkiler bir şeyin şeyle ilişkisiyse bunun sebebi ondan zamanını satın almanın mümkün olmasıdır.” Mascolo buna rağmen “özgürce çalıştırılan bir insanın zamanı”nın her zaman iyi harcandığını ve “zamanın satın alınmasının tek kötülük” olduğu sonucuna varırken çok acelecidir. Zamanın istihdamı günlük hayatın inşa edilmesi için modern araçlara sahip olmadan hiçbir özgürlük yoktur. Böyle araçların kullanımı ütopyacı bir devrimsel sanattan deneysel bir devrimsel sanata sıçrayışı işaret eder.
4
Sitüasyonistlerin enternasyonel bir birleşmesi, kültürün gelişmiş bir sektöründeki işçilerin bir birliği olarak ya da daha çok artık toplumsal durumlar tarafından engellenen bir görev üzerine hak iddia eden herkesin bir birliği, dolayısıyla kültürdeki profesyonel devrimcilerin bir organizasyon girişimi olarak görülebilir.
5
Zamanımız tarafından biriktirilen materyal güçler üzerindeki gerçek kontrolümüzden pratikte ayrılmış durumdayız. Komünist devrim oluşmamıştır ve hala eski kültürel üstyapıların ayrıştığı bir çerçevede yaşıyoruz. Henri Lefebvre doğru bir şekilde bu çelişkinin ilerleyen birey ve dünya arasındaki spesifik modern uyumsuzluğun kalbinde olduğunu görür ve bu uyumsuzluğa dayanan kültürel eğilimi devrimci-romantik olarak isimlendirir. Lefebvre’nin kavramındaki eksiklik uyumsuzluğun basit ifadesini, kültür içerisindeki devrimci eylem için yeterli bir ölçüt yapmasında yatar. Lefebvre, derin kültürel değişime doğru tüm deneyleri önceden reddederken bir içeriğe razı kalır: ayrıştırmanın çerçevesi içerisinde hangi biçimi aldığından bağımsız olarak ifade edilebilen (hala çok uzak olan) olanaksız-olasının farkındalığı.
6
Eski kurulu düzeni tüm görünümlerinde alt etmek isteyenler kendilerini şimdinin düzensizliğine bağlayamazlar, kültür alanında bile. Kişi, geleceğin ilerleyen düzenini somut bir görünüm yapmak için kültür alanında bile mücadele etmeli ve beklemeye devam etmemelidir. Bilinen kültürel biçimlerdeki tüm ifadenin değerini düşüren, aramızda halihazırda mevcut olan, onun bu olasılığıdır. Kişi, sahte iletişimin tüm biçimlerine yıkımı dile getirmek için, bir gün gerçek ve doğrudan iletişime ulaşmak için (yüksek kültürel araçlar çalışan hipotezimizde: inşa edilmiş durum) yol göstermelidir. Zafer, düzensizliği sevmeden onu yaratmayı başaranların olacaktır.
7
Kültürel ayrışmanın dünyasında gücümüzü test edebiliriz ama çalıştıramayız. Dünyayla uyumsuzluğumuzu alt etme pratik görevi, yani ayrışımın daha yüksek inşalarla üstesinden gelmek romantikçe değildir. Lefebvre bakımından başarısızlığımızın derecesine göre, tam olarak “devrimci romantikler” olacağız.
alıntı:GUY DEBORD
teşekkür ederim: sanatsal ve kültürel yazılarınızla topluluğumuza destek olmanızı alkışlıyorum: tekrarlı katkınız beklenmektedir...
Dadaizm
1916'da, şair Tristan Tzara'nm öncülüğünde, İsviçre'de başlayan "Dada" ya da "Dadacılık" ve doktor şair Andre Breton öncülüğünde, Fransa'da 1924 yılında ilk bildirisini yayınlayan Gerçeküstücülük (Surrealisme) birbirine biraz da hısım iki şiir akımıdır. Şiir akım ve okullarının toplumsal değişimlerden, ülkenin yeni sosyal durumundan, dış ülkelerdeki sanat ve düşün etkinliklerinden, eskiye usanç ve bıkkınlık, yeniye özlem duygusundan kaynaklanarak doğduğunu söylemiştik.
Toplumsal Değişimler
O halde önce Yirminci Yüzyıl başındaki Avrupanm toplumsal değişimlerine, toplumsal olay ve çalkantılarına bir göz atalım:
Üretim ve pazar yarışı: Yeni makinaların bulunması, sömürgelerden akan hammadde, maliyeti düşürme çabası, özgür yarışma sanayi üretimini sürekli artırıyordu. Bu artan üretim için gerekli hammadde ve yeni pazarlar bulma yarışı çelişkileri ağırlaştırmıştı. Yavaş yavaş birbirine düşman iki grup ortaya çıktı: Gruplardan birinin başında İngiltere, diğerinde Almanya bulunuyordu. Pazar ve sömürge sorunlarının bir an önce çözülmesi gerekiyordu. Ama yeryüzünde artık "yararlanılabilir" topraklar kalmamıştı. Topraklarına sömürgeler katma siyasetine ötekilerden sonra atılan büyük devletler, başta Almanya, ABD ve Japonya, hammadde kaynakları, pazar bakımından kendilerini, hakları yenilmiş horlanmış sayıyorlar, bu yüzden de sömürgelerin ve etki alanlarının yeniden paylaşılması sorununu ortaya atıyorlardı. Sömürge sahibi olmak isteyen Almanya, karşısında sürekli İngiltere ve Fransa'yı buluyordu. Ayrıca, bir türlü çözümlenmeyen Alsace-Lorraine sorunu, Fransız-Alman ilişkilerini gittikçe gerginleştiriyordu.(ı)
Petrol sorunu: Ülkesinde petrol çıktığı için Amerika, üretimini daha ucuza mal ediyor, hem üretimini, hem pazarlarının sayısını artırıyordu. Amerika ile yarışabilmek için İngiltere'nin Ortadoğu petrollerini ele geçirmesi, bunun için de Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılması gerekiyordu. Almanların koltuğuna giren Abdülhamit İngiliz-Amerikan petrolcülerine, petrolün ne işe yaradığını bilmediği halde, salt işkillendiği için, Ortadoğu'dan tek karış toprak satmadı, ayrıca, bir fermanla, petrol bölgelerindeki özel kişilerin mülklerini de "miri arazi", yani hazine arazisi sınırlarına aldı. İngilizler için tek çıkar yol Abdülhamit'in devrilmesiydi. Kendilerini para ve danışmanlarla donanmış bulan Jön Türkler, bir hükümet darbesiyle Abdülhamit'i tahttan indirdiler. Bu darbe, Gülbenkyan ve Entelijans Servisçe imzalanmıştı".(2)
Abdülhamit'in düşüşüyle Türkiye'de Almanlar da gözden düştü. Bu durum İngiltere ile Almanya arasındaki gerilimi daha da artırdı.
Balkanlar: Balkanları ele geçirmek için Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ile Rusya arasında sürekli bir yarış, ayrıca, Güneydeki slavlar konusunda Sırbistan'la sürekli sürtüşme vardı.
Silahlanma giderleri: Bu anlaşmazlıklar nedeniyle ülkelersilahlanıyor, ulusal gelirlerinin önemli bir bölümünü silahlanmaya harcıyordu. Öyle ki, silahlanma giderleri artık çekilmez bir hal almıştı. Halkların yaşam düzeyleri boyuna düşüyordu.
Birinci Dünya Savaşı: Böylece savaş çıktı, ardında yıkımlar bıraktı. Yenenleri de yenilenleri de yıprattı, bezginlik, yılgı, korku, yoksulluk ve yoksunluklar doğurdu. yakınlarını kaybedenler, ölümle burun buruna gelenler yaşama karşı güvenlerini yitirdiler, yaşam bir hiçtir, insan bir hiçtir duygusuna kapıldılar.
Burjuva tanrıtanımazlığı: Fransa'da yirminci yüzyıl başları, Kilise ile laik burjuvalar, burjuva cumhuriyetçiler arasındaki savaşıma tanık oldu. Din gücünü hayli yitirdi. Maddeciliği de benimsemeyen kentsoylu tanrıtanımazlar, Tanrıdan kalan boşluğu dolduramayınca bu kez yaşamın saçmalığı'nı ileri sürdüler.
Sovyet Devrimi: Rusya'da gerçekleştirilen devrim Avrupa'daki ekonomik, toplumsal, hukuksal ve dinsel tüm kuruluşları ve inanışları sarstı. Tüm burjuva değer yargıları sınava çekildi.
Böylece Avrupa iki büyük olaya tanık oldu: Birinci Dünya Savaşı ve Sovyet Devrimi.
Ve bu iki büyük olaya koşut olarak da sanatta başlıca iki eğilim ortaya çıktı: Çağın bunalımından, eşitsizliklerinden, dengesizliklerinden örgütlü ürün ve davranışlarla kurtulmak isteyenlerin yöneldiği, yazında toplumcu sanat, devrimci sanat, güdümlü sanat adlarıyla geçen örgütlü sanat ve bunalımlardan kendini, kendi ben'ini, bilinçaltını araştırarak kurtulmak isteyenlerin yöneldiği bireyci sanat.
Şimdi de bu akımın nasıl doğduğunu Dadacılığın kurucusu Tristan Tzara'dan izleyelim. Tristan Tzara, Mayıs 1950'de, Ribemond-Dessaignes'in kendisiyle yaptığı bir radyo konuşmasında "Dadacılık"ın doğuşu üstüne şunları söyler: "DADA'nın nasıl doğduğunu anlamak için, bir yandan, Birinci Dünya Savaşı sırasında, bir grup gencin, adına İsviçre denilen o hapishanedeki ruh halini, öte yandan o devirdeki sanat ve edebiyatın entellektüel düzeyini bilmek gerekir. 1916-1917 yıllarında savaş sanki hiç bitmeyecek gibiydi, sonu gelmiyordu bir türlü. Öyle ki uzaktan uzağa, benim ve arkadaşlarımın, bizlerin gözünde daha bir büyüyordu. Tiksinti ve başkaldırı böyle başladı. Düşülküsel edilgenliğin (pacifisme utopique) tuzağına da kolay kolay düşmeksizin savaşa kesinlikle karşıydık. Savaşı ortadan kaldırmak için önce kökünün kazınması, onu yaratan nedenlerin ortadan kaldırılması gerektiğini biliyorduk. İçimizde sabırsız bir yaşamak arzusu vardı ve çağdaş denilen uygarlığın bütün kuruluşlarından, hatta temelinden, mantığından, dilinden nefret ediyorduk. Başkaldırı öyle biçimlere bürünmüştü ki acayiplik estetik değerleri bile çiyneyip geçiyordu. Unutmayalım, o zamanlar yazında insansal olan her şeyi gölgeleyen aşırı bir duyarlık vardı ve kötü zevk yüksekten atıp tutarak sanatın bütün alanlarında egemenliğini koyuyor, en bayağı ürünlerle burjuvazinin gücünü sergiliyordu..."
Tzara, "Gerçeküstücülük ve savaş - sonrası "nda ise şunları yazar:
"DADA aktörel bir gerekten, salt aktöreye ulaşmak isteğinden, tüm zihinsel yaratıların ortasındaki insanın, insansal tözün yoksullaşmış kavramlarına, ölü ilke ve değerlere ve haksız kazançlara karşı üstünlüğünü onaylayan derin duygudan doğdu. DADA bütün bir gençliğin ortak başkaldırısından, bireyin, tarihe, mantığa ya da toplumsal aktöreye aldırmadan doğasının derin isterleriyle kaynaşma özleminden, bu özlemden kaynaklanan başkaldırıdan doğdu. Neydi doğasının bu derin isterleri? Onur, Aktöre, Aile, Sanat, Din, Özgürlük, Kardeşlik, daha bunun gibi insansal özlemleri yanıtlayan nice kavramlar, kurumlar. Bunların hepsinden kala kala kemik yığını kalmıştı, çünkü bu kavramlar, bu kurum ve kuruluşların iliği sömürülmüş, ilk anlam ve içerikleri yok olmuştu. Descartes: "Benden önce insanların var olduğunu bilmek bile istemem" der. Bu sözü yayın organlarımızdan birinin başına koyduk. Dünyaya yeni bir gözle bakmak istediğimiz, bakış açımızı bile yeniden gözden geçirmek istediğimiz, bizden öncekilerin, büyüklerin dayattığı doğruyu ve diğer değer yargılarını sınavdan geçirmek istediğimiz anlamına geliyordu bu."
Şöyle bir durumla karşılaşıyoruz:
Sürüp giden Birinci Dünya Savaşı, sonuçlarıyla, özellikle savaş görmemiş genç kuşakta, bu arada genç sanatçılar kuşağında yılgınlık doğuruyor ve savaşa karşı çıkıyorlar.
Bu karşı çıkış, "savaş kötü, o halde biz savaşa katılmıyoruz" şeklinde edilgen (pacifisme utopique) değil. Etken.
Savaşı ortadan kaldırmak için önce kökünün kazınması, onu yaratan nedenlerin ortadan kaldırılması gerektiğinibiliyorlar.
Savaşı yaratan yozlaşmış onur, yurt, aktöre, aile, sanat,din, özgürlük, kardeşlik gibi kurumlarıyla, yozlaşmış bir değer yargıları dizisiyle, hatta diliyle ve temelini oluşturan tümkuruluşlarla burjuvazinin ta kendisidir.
O halde burjuvaziyi bütün bu kuruluşlarıyla söküp atmak, ilk anlamını yitirmiş onur, yurt, aktöre, aile, sanat, din, özgürlük, kardeşlik, değer yargıları, dil gibi kurum ve kuruluşlara salt aktöreye, erdeme uygun yeni bir anlam kazandırmak gerekir.
Tüm kurum ve kuruluşları yozlaşmış bir burjuvazinin elbette sanatı da yozdur. Yapmacık, aşırı bir duyarlılık insansal olan her şeyi, üstüne çöküp, gizliyor. Yukardan atıp tutan kötü bir zevk sanatın her alanında egemen.
Burjuvazinin bütün kurum ve kuruluşlarını, bu arada sanatını da yıkmak gerek.
Burjuvazi ve onun nice savaşlar çıkarıp, kargaşalar yaratan yoz kurumlarına ilk başkaldıran Tristan Tzara ve arkadaşları mıydı? Aynı tepkiyi çok öncelerden Baudelaire ve Rimbaud
da göstermişti. Ne diyordu Baudelaire?
"Acımasız aktöre yasalarının yeni örnekleri ve yeni kurbanları olarak, yaşadığımızı sandığımız şu yerde geberip gideceğiz (...) Din mi, ondan söz etmeyi ve kalıntılarını araştırmayı gereksiz buluyorum, zira Tanrıyı yadsıma zahmetine bile girişmek başlıbaşına rezillik.(...)
Bu servet çağında hâlâ varolabilirse, Tüze servet yapmayı bilmeyen yurttaşları toplumdan atacak. Karın, ey burjuva, bundan böyle karın, yasallığa dörtdörtlük bir alçaklığı da katarak, kasanın kül yutmaz ve sevdalı koruyucu meleği karın dörtdörtlük bir kapatma olacak (Füzeler, XXII)."
Soyunmuş Yüreğim'den:
"Yararlı bir insan olmak bana hep iğrenç geldi."
"Çağımın insanlarının anladığı anlamda bir inancım yok çünkü tutkum yok.(XI)"
"Cinayet üstüne görkemli imparatorluklar, suç üstüne soylu dinler kurulabilir (XI)".
"Demokrasi üstüne kurulmuş monarşi de, cumhuriyet de saçma ve güçsüz (XXII)".
"Her tüccar kafadan sakattır. Ticaret doğaldır, yani alçakça (XXV)."
"Şu dünyada her şeyden suç fışkırıyor: gazeteden, duvardan ve insan yüzünden.(XXXI)"(1)
Ne diyordu Rimbaud?
"Sanayiciler, saylavlar, soylular, geberin Canları cehenneme tarih, tüze ve erk'in"
"Cumhuryetler, krallar, ordular - yeter be!-Sömürgeler, halklar, çanınıza ot tıkansın, Avrupa, Asya, Amerika, yerin dibine batın" (Dert mi bana yüreğim?) '
"Silahlandım tüzeye karşı"
(Cehennemde Bir Mevsim)
."Bütün uğraşılardan iğreniyorum. Ustalar da işçiler de hepsi hödük, hepsi iğrenç.
Hiçbir şeyden, kendi bedenimden bile yararlanmadan, ve bir kara kurbağasından daha başıboş, önüme gelen yerde yaşadım.(...) Aşağılık bir soydum hep (...) Her şeyi kapladı aşağılık soy halk deenilen şeyi, usu, ulusu ve bilimi (...) Günüm doldu gidiyorum Avrupa'dan (...) Kime kiralasam kendimi? Hangi hayvana tapsam? Hangi mübareğe saldırsam? Hangi kalpleri kırsam? Hangi yalanı söyleyip dursam? - Hangi kanda yürüsem?
En çok şu yasalardan kendimi korumalıyım.(...) Hiçbir zaman bu halktan biri olmadım, hristiyan değildim hiç; cehennem azabında şarkı söyleyen soydanım; yasalardan anlamam; aktöre nedir bilmem (...) Sizler kafadan sakatlar, yırtıcılar, pintiler. Tecimen zencisin sen; yargıç, zencisin sen; general zencisin sen; imparator, yaşlı bit, zencisin sen (...) Sıtma ve kanser soluyor bu halk. (...) Ateş edin, ateş edin üstüme! Alçaklar! Kendimi öldürüyorum! Atların ayaklarına atıyorum kendimi! (Kötü Kan)"(ı)
Savaşa ve savaşın tek kaynağı olarak gördükleri burjuvazinin tüm kurum ve kuruluşlarına baş kaldıran, içlerinde Tristan Tzara, Hans Arp, Richard Ruelsenbeck'in debulunduğu on iki genç sanatçı yeni etkinliklerine isim arıyorlardı. 8 Şubat 1916. İsviçre'nin Zürich kentindeki Terrasse Biraevinde konuşup Larousse'un sayfalarını çeviriyorlar. Henüz uygun bir sözcük yok. Tristan Tzara elindeki kitap açacağını rasgele Larousse'a sokuyor, sayfayı okurken gözleri parlıyor birden. İşte ilginç bir sözcük: DADA. Hem de anlamsız, çocuk dilinden. Hani bizde çocuklar deynekten atlarını sürerlerken "deh! deh!" derler ya, bunun gibi bir şey. Öneriyor Tzara, "etkenliğimizin adını DADA koysak mı?" Öneri oy birliğiyle onaylanıyor.
Topluluk ilk gösterisini 30 Mart'ta Zürich'teki Voltaire Biraevi'nde düzenliyor. Afrika müziğinin eşliğinde Tzara, Huelsenbeck ve Janko doğaçtan söyledikleri dadacı şiirlerini okuyorlar. İlk yayınları ise 15 Mayıs'ta çıkıyor, adı Voltaire Biraevi 1916. Bu dergide dadacı Tzara, Hans Arp ve Richard Huelsenbeck'in yanı sıra, Apollinaire, Picasso, Cendrars, Modigliani, Marinetti ve Kandinski'nin de imzaları var.
Denilebilir ki Dadacılar'ın gerçek anlamda ilk yayınları Tzara'nm haziran ayında çıkan on altı sayfalık yapıtı "Bay Antipyrine'in ilk göksel serüveni".Şair şunu söyler orada:
"Şiirin tüm görünümleriyle, hatta karşıt-şiir haliyle de canlı bir güç, düzyazının ise zorunlu değil de rastlantıya bağlı bir iletişim aracı olduğunu kanıtlamak söz konusuydu. Bu nedenle de kendimizi nitelendirmeye kalkmayıp dadacılar adını seçtik".
Bir yıl sonra, 1917'de Tzara dile ve şiir diline hayli karşıt, söz dizimi çok değişik, uydurulmuş sözcükleri de içeren dizeler yazmaya başlar. Öyle ileri gider ki yazın çevresi şiirlerine şapkadan rastgele çıkan sözcükler adını takar.
Topluluk, özellikle Tzara bir yandan Voltaire Biraevi'nde gösteriler düzenlerken öte yandan Paristeki sanatçılarla ve Apollinaire'le ilişkiler kurar. Picabia'ya göre "Eğer zamansız ölmeseydi Apollinaire de mutlaka Dadacı olurdu."
Tzara, Reverdy'nin Kuzey-Güney ve Pierre Albert Birot'nun SIC dergisiyle yazışmalar yapar ve Paris'te ilk kez şiirleri Kuzey-Güney'de yayınlanır. Bu arada Zürich'te temmuzda Dada I, daha sonra Voltaire Biraevi, aralık'ta Dada II çıkar. Ve bir yıl sonra, 1918'in aralık ayında Tzara ünlü 1918 Dada Bildirisini yayınlar ve şunları söyler orada:
"Acımak yok. Arınmış bir insanlık umudu ancak kırım ve kıyamdan sonra gerçekleşebilir...
Beynin ve toplumsal örgütün çekmecelerini kırıyorum her yerde, aktöre kurallarını altüst edip, cennetin elini cehenneme, cehennemin gözlerini cennete fırlatıyor ve evrensel bir sirkin doğurgan çarkını her bireyin gerçek düşlerine yeniden yerleştiriyorum...
Baktığımız her şey sahtelik dolu. Yemekten sonra ha pasta yemişsin, ha kiraz, varılacak sonuç da aynı şey benim için, önemli olduğunu sanmıyorum...
Sistemlere karşıyım, ilke olarak, kabul edilebilir tek sistem sistemsizlitir...
Bunun gibi..." -
Barselona'dan gelen Picabia'nın, ardından Marcel Duchamp'ın katılımıyla Dada etkinliği daha bir genişler. Zürich'teki bir konferansta ilk kez Tzara soyut sanat 'tan söz
eder.
Tzara ve diğer bazı Dadacılar savaş son bulur umuduyla Rusya'daki sosyalist devrimi selamlar, ancak rus devrimcilerinin ülküsüne kayıtsız kalırlar. Alman Dadacıları ise tersine spartakist eylemine katılarak devrimden yana tavır koyarlar. 1919'da Aragon, Breton, Soupault, Eluard ve Ribemont Dessaigne Tzara ile bağlantı kurarlar. Çıkardıkları Edebiyat dergisi yeni bir edebiyatın doğacığı umuduyla Dada etkenliğine büyük ilgi gösterir. Bazı kuşkuları olmasına rağmen Edebiyat'ın şair ve yazarları önce Dada III, daha sonra Dada IV - V'e katılırlar. 2 Nisan 1919'da Tristan Tzara, ünlü şiiri Maison Flake ile Edebiyat 'da yer alır. Eluard Hayvanlar ve İnsanlar'da DADA'yı onaylar gibidir.
Edebiyat'ın şair ve yazarları 23 ocak'ta, Paris'te Törenler Sarayında Dadacılığı tanıtmak için bir gösteri düzenlerler, keton ve Tzara birer acayip şiir okurlar. Kürsüye yeniden Çıkan Tzara rastgele gördüğü bir gazeteyi eline alır ve ilk yazıyı zil sesleri ve kahve değirmeninin gıcırtıları eşliğinde şiir diye okumaya başlar. Dinleyiciler kısa süren bir hayret ve şaşkınlıktan sonra şiddetle yuhlarlar. 5 şubat tarihinde Başsızlar Salonu'nda yeni bir gösteri düzenlenir ve Charlie Chaplin'in de Dadacılar'a katılıp gösteride hazır bulunacağı duyurulur. Bu duyuru büyük ilgi çeker, hayli dinleyici gelir, Dadacılar yalancı fişekler ve tıkırtılar eşliğinde bir şeyler okur, bir şeyler söylerler. Sonra aniden salonun bütün ışıkları söner ve mikrofondan gelen bir ses duyulur: "Yaptıklarımızdan hiçbir şey anamıyorsunz değil mi sevgili dostlar? Zaten biz de henüz pek az şey anlayabiliyoruz!"
Ses susunca salonu bu kez dinleyicilerin yuhları, protestoları doldurur.
Protesto ve skandallara rağmen konferans ve gösteriler iki yıl sürer Pariste. Bu arada bildiri, kitap, dergi ve broşür gibi Dadacı yayınlar vitrinleri doldurur. Aragon Edebiyat'ta çıkan Sistem DO yazısında etkinliği destekler:
"Sistem DO özgürlük sağlıyor size: her şeyi kırıp dökün dost yüzler. Kızdığınız her şeyin efendisi sizlersiniz. Yasalar yaptılar, aktöre koydular, estetik kuralları sürdüler önünüze ve bunlar pek ince şeylerdir dediler. Nerede ince şey varsa kırıp dökün. Gücünüzü gösterin bir kez. Bir an gelecek bir şey size direnecek. Kıramadığınız şey sizi kırıp efendiniz olacak".
1921'de Eluard Atasözü'nü (Proverbe) kurar, Picabia 39V\ yayınlar. 1921 şubatında DADA Dergisi DADA sözcüğünü açıklayabilene 50 frank ödül vereceğini yazar ve DADA'nm benimsediği SAF APTALLIK'ı benimsemeyen herkese başkaldırın
Hareket içinde çözülmeler başlar. Picabia Dadacılığı boş bir etkenlik görüp Tzara'ya sataşır. Ardından Breton kopar, sanatçı kişiliğini bulan şair, Bilim Adamları Derneği salonunda Maurice Barres'ye karşı suçlama ve yargılama oturumu düzenlemeye kalkan Tzara'yı eleştirir.
1922 başlarında Breton'un öncülüğünde Çağdaş Zihniyeti savunma ilkelerini belirleme Kongresi düzenlenir. Sanat alanında yenilikçi hareketlerin temsilcileri Kongrede yer alacak. Tristan Tzara çağrıyı şöyle yanıtlar:
"... İnanın ki dostlar, ne size ne de Komitenin diğer üyelerine karşı kişisel bir tutum söz konusu değil. Bütün eğilimlere yer verme arzunuzu takdirle karşılıyorum, bu arada bana gösterdiğiniz ilgiye de teşekkürler.
Ancak, düşüncem odur ki, eğilimlerin, türlerin karışımından doğan günümüz çöküntüsü gericilikten daha da tehlikelidir. Kongrenin Hazırlık Komitesi Breton'un öncülüğünde şu bildiriyi yayınlar:
Komitemiz, Zürih'den gelme "bir hareket'in öncüsü olarak tanınan kişinin tutum ve davranışlarına karşı halkoyunu uanık olmaya çağırır, reklam hırsına kapılmış iki yüzlü bir admın çıkar hesaplarına izin vermeyeceğimizi açıklarız".
Tzara ertesi gün şu yanıtı verir:
"Kongre komitesinin bayağı saldırılarına cevap vermenin gereksiz olduğuna inanıyorum. Çağdaş sanatın yedi temsilcisi acaba bir tek kişiye saldırı düzenlemek için mi toplantıya çağrıldı? Bu sorunun cevabını da başkalarına bırakıyorum".17 şubat'ta Paul Eluard, Georges Ribemont-Dessaignes, Erik Satie, Tristan Tzara yenilikçi sanatçıları, protesto toplantısına çağırırlar:
"Büyük kongrenin çağdaş sanatı sınırlandırmak ve basit reklamlar yapmak için düzenlediği bürokratik ve gülünç hazırlıklar meyvesini şimdiden vermeye başlayıp düzenleyicilerin gerçek zihniyetini, yaşayan ve canlı olanı yok etmek, her alanda tepki göstermek arzusunu sergileyen karışıklıklarla sonuçlanıyor. Zürich'ten gelen şu ya da bu kimseye cephe almıyor.
Her tür kişisel sorunun dışında, bizler, birilerinin babalık taslayıp özgürlüğümüzü savunmaya kalkması olayına son vermek gerektiği kanısındayız".
Toplantı 17 şubat sabahı olur. Breton, "Zürich'ten gelme" ve "reklam hırsına kapılmış iki yüzlü kişi" sözünü Tzara için kullandığını, amacının hakaret değil, Tzara'nm kongreye zarar vermesini önlemek olduğunu söyler. İçlerinde Eluard ve Cocteau'nun da bulunduğu kırk beş kişi, bir kararla konferans yetkisini Paris Komitesinden aldıklarını açıklarlar. Konferans böylece ilk toplantısından sonra dağılır. Daha sonra Eluard, Ribemont-Dessaignes ve Tristan Tzara "Le Coeur a harbe" adlı bir yayın organı çıkarıp amaçlarını duyururlar:
"Bu dergide ne edebiyat ne de şiir bulunacak. Biliyoruz ki kopma kaygısızca yaşadığımız şu dönem gibi küçük bir dönemin ruh halini bazan çok iyi açıklayan bir durumdur"
Mart ayında Breton, Soupault ile birlikte yeni bir Edebiyat dergisi çıkarmaya başlar ve derginin yayını 1924 haziran'ına dek sürer. Birinci sayısında Breton Freud ile yapılan bir konuşmayı, Tzara ise Kont Lautreamont üstüne bir not yada çğlık yazısını yayınlar. Ancak dergide Tzara'nm adına bir daha rastlanmaz. Breton Tzara'yı gözden düşürmek, silip atmak içnin elinden geleni yapar. İlk bildirisi 1924'de yayınlanan Gerçeküstücülük'ü kurarak DADA Etkenliği'nin defterini dürer. İsviçre'de başlayan Dada'dan yalnızca Tristan Tzara'nın adı kalır.
Neydi DADA, bu kısa ömürlü şiir eyleminin amacı neydi?
a. Sanatta katıksız ve tam bir başkaldırı,
b. Şiirin içerik ve biçim olarak şiddetin denetimsiz baskı ve buyruğu altına girmesi,
c. Düşüncenin ve dilin kaynaklarına saldırı,
d. Anarşist bir şiddet aracılığıyla, hammadde ve biçim yönünden şiirin bozulmamış ilk doğal hali'ni bulmak.
e. Mevcut şiir dilinin ve şiir zihniyetinin değiştirilmesi, j
Dadacılar ve Tzara'nın söyledikleri aslında hiç de yeni değildi. Okurlar bu kitaptaki Rimbaud'yla ilgili bölümlere bir daha göz atarlarsa aynı şeyleri elli yıl önce Rimbaud'nun da söylediğini anımsarlar. Dadacıların başkaldırısını Rimbaud'nun çağdaşı, şiir dünyasının çok erken yitirdiği Laut-reameant (Işodore Ducas) da da bulabiliriz.
DADA şairleri uygulamada da başarılı olamadılar. Okur onların ürünlerine şapkadan çıkma sözcükler, yani tombala dizeleri adını takıp, şiirleriyle alay etti.
Avrupadaki kısa ömürlü Dadacılık'ı bizim yazınımızda ise Garipçiler denilen Orhan Veli ve arkadaşları hortlattı
Erdoğan Alkan
imzalı kaynak: Erdoğan Alkan, tüm metni bir arada
gönderdiğin için teşekkür ederim...